Make your own free website on Tripod.com

 

UÇMAK ÜZERİNE BİR DENEME

                                                                        Şükran Cömert

İnsan ne çok şey biriktiriyor yaşadıkça. Kimi evler, arabalar, arsalar, yatlar; kimi, alışveriş poşetleri, eskimiş elbiselerden kesilmiş düğmeler, hiç aramayacakları kişilerin karvizitleri; çoğu aşk mektupları, askerlik anıları; hemen hepsi fotoğraflar, fotoğraflar, fotoğraflar... Benim kısmetime eski aşk mektupları ile kesilmiş düğmeler düştü ama hepsini birden toplayan büyük kolleksiyoncular da tanıdım.

İçimizde de birçok şey birikiyor zamanla; acılar, sevinçler, öfkeler, gününü gösteririmler, sonra yaparımlar... Biriktirdiğimiz diğer şeyler gibi içimizde birikenlerin çoğu da ruhumuzun, bedenimizin hergün biraz daha tutsaklaşmasına, kabullerimizin artarak itirazlarımızın azalmasına yolaçıyor.

Yaşamımızın ilk dönemleri, çocukluk, gençlik çağlarımız hep toplayarak geçiyor. Zaten egemen kültür de öyle buyurmuş: Bilimum okullara gidip sonra lazım olabilecek bilgileri depolayacaksın, mal, mülk, iş edinip dünyalığını yapacaksın, çocuklara da birşeyler bırakmak lazım, emeklilikte bu para yetmez kıyıya birşeyler atmak lazım derken yıllar geçip gidiveriyor. Yeterince topladığımıza emin olup oh diye arkamıza yaslandığımızda aslında yaşamımızda herşeyin pek de iyi gitmediğini farkediveririz:

20 yıl önce ben bu adamla mı yola çıkmıştım?,

Hayır hayır olamaz bu kadının yeni yeni huyları mı ortaya çıkıyor ne?,

Ben aslında iyi çocuk yetiştirmek için gereken tüm kitapları okumuştum, nerde hata yaptım?,

O mu hata yapıyor yoksa? lar başlar.

Birden iç huzuruna kavuştuğumuzu düşündüğümüz anda her şeyin niye ters gitmeye başladığına hayıflanmaya başlarız, biz toplayıcılıkla öylesine meşgulken orta yaşları çoktan devirmişizdir. Derin bir hoşnutsuzluk duygusu doldurur içimizi, birden bir gün ayağımız suya eriverir, aslında hiçbir şeyin hiç de istediğimiz gibi olmadığını görmek istemeyiz bir türlü. Çünkü vakit geçtir artık, bir şeyleri değiştiremeyecek kadar kök salmışızdır artık. Kök salmak, saçak atmak, mevcut kültürde istenen, özlenen, teşvik edilen bir şeydir. Uçucu şeylere pek itibar etmeyiz. Uçan, kaçan bir şeyler varsa hemen yakalayıp kontratlarla, imzalarla, dededen- atadan kalma yargılarla bağlayıp etkisiz hale getiririz.

Uçucu şeyler deyince nedense hep aklıma aşk gelir. Aşkın antidodu da bir insanı kazığa bağlamanın en çarpıcı şekli olarak karşımıza çıkan evliliktir. Evlilik, yaşamımızda en güle oynaya, koşa koşa, tek taraflı ödünler vermeye hazır olarak imzaladığımız tek senet olmakla kalmayıp başka hiçbir edinim anlaşmasında olmayan sonsuz bir zaman limiti de içermesiyle benzersiz olma özelliğine sahiptir. Her birinde biraz daha olduğumuz yere kök saldığımız bütün diğer edinimler gibi sevdiğimizin aşkını sonsuza dek satın alma arzusu da bizi biraz daha bağımlı yapar. Daha önceki edinimlerimizde kök salan ağacımız, dallanıp yapraklanmaya, meyveye durur aşkla. Böylece , maddi, manevi tüm topladıklarımızı sağlam kazığa bağlayayım derken tüm biriktirdiklerimizin bağlandığı kazık olup çıkıveririz bir gün.

Ben aslında bizi olduğumuz yere mıhlayan, tutsaklığımızı arttıran birikimlerimizden değil de bizi özgürleştiren, ruhumuzu kuş gibi hafifleten birikimlerimizden bahsetmek istiyordum; şu içimizde birikip kişiliğimizi değiştiren, dönüştürenlerden. En büyük değişimlere, dönüşümlere en çok eşlik eden acılar, kayıplar oluyor hep nedense. Yaşamın kıyılarında dolaşmış insanları tanır mısınız? Kimselere benzemez onlar. Kıyıya çok yanaştıklarından mı nedir, etrafları boştur, yalnızdırlar, sizi sarıveren sıcaklarına uzandığınızda fark edersiniz birden kalabalıklardan ne kadar uzak olduklarını. Özgürleşmek bir bakıma kaybetmenin deneyimlenmesinin bir çıktısıdır.

Herkesin yaşamında birdenbire olmazsa olmazının ellerinin arasından kayıp gidiverdiği anlar vardır. Onlarsız yaşayamayacağımızı sandıklarımızın biri bir gün ansızın kayıp gidiverir yaşamımızdan. İşte kalanların envanterini yapmaya başladığımız zamandır. Birdenbire biriktirdiklerimizin kuru kalabalığı arasında asıl saklamaya çalıştıklarımızın nasıl da habersizce kaybolduğunu farketttiğimiz zamandır. Geriye kalanların öneminin kalmadığı, onların nasılsa hep kalacağı, mutluluğumuza katkılarından şüphe duyulduğu zamandır. Mutluluğumuzu arttıran asıl şeylerin biriktirilebilecek cinsten olmadığını anladığımız zamandır. Geç bir zamandır, geriye dönüp ömrümüzün eşsiz dönemleri gibi geçici olanları yeniden yaşayamayacağımız zamandır. O ilk yaşam deneyimlerimizdeki uçma –kaçma denemelerini artık korkmadan yapabilecek olgunluğa geldiğimiz zamandır. İşte tam da bu noktada o kadar çok şey biriktirmişizdir ki ağırlığından havalanamayız bir türlü, uçamayız, kaçamayız artık ruhumuzu tutsak eden bu kalabalıktan. Artık, toplayarak yaşamı sürekli erteleme, bir gün mutlu yaşama umudunu büyütme evresinden; topladıklarımızın tutsağı olma, topladıklarımız yüzünden mutsuz olma evresine geçmişizdir. Her şey artık hazırdır ama topladıklarımızın ağırlığından havalanamayız bir türlü. Güçlüysek eğer bir bir atmaya başlarız tüm bu ağırlıkları, uçmak için hafif olmak gerek. Yeterince özgürleşmişse ruhumuz çok az ağırlık gerekiyor bize; yüreğimize, beynimize sığdırabildiğimiz kadar yani bildiklerimiz, hissettiklerimiz kadar. Dallarımızı yeşil tutacak, meyvelerimizi tatlandıracak her şey bu ikisine sığabilecek olanlar aslında, dışarıdan alacağımız bir şey yok ki kök salıp toplayalım.

Hadi uçalım!

Tüm sahip olduklarımızın oradan ne kadar küçük ve önemsiz göründüklerini deneyimleyelim.

                                                                            28 Ekim 1996

geri.gif (1340 bytes)